/  
Ön yapraq » Məqalə ,Analiz və söyləyiş » “SİYASETÇİLER VE SİNEKLERİN ORTAK NOKTASI

“SİYASETÇİLER VE SİNEKLERİN ORTAK NOKTASI

OĞUZ TV:”SİYASETÇİLER VE SİNEKLERİN ORTAK NOKTASI: İKİSİNİ DE GAZETEYLE ÖLDÜREBİLİRSİNİZ”

Cemal Karslı; Erzurum asıllı, Suriye doğumlu bir Türkmen. Baba Esed’in baskısından kaçarak Almanya’ya yerleşen ve Yeşiller Partisi’nde milletvekilliği yapan Karslı ile Suriye’nin Azez kentinde savaşın orta yerinde konuştuk.

Esra Demirci/Suriye-Azez

İspir’den Almanya Eyalet Meclisi’ne…
Otuz altı yıldır Almanya’da yaşıyorum. Suriye’de doğdum. Eşim Katolik bir İtalyan, ben Müslümanım. Suriye’de doğdum ancak dedem Erzurum’un İspir ilçesinde doğmuş ve ailesiyle beraber yüz yıl önce Suriye’ye göç etmiş. Annem Gaziantepli, Bozgeyik aşiretinden. Suriye’de Endüstriyel Kimya bölümünü bitirdim ve 1980 yılında Almanya’ya geldim. Burada Çevre Planlaması alanında yüksek lisans yaptım ve yüksek mühendis oldum. 1984 yılında ise Yeşiller Partisi’ne katıldım ve aktif siyaset hayatım başlamış oldu.

Sizi Almanya’ya gitmeye hatta kaçmaya zorlayan neydi?

Hafız Esed rejimi iktidara geldikten sonra birçok entelektüel ve muhalif Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı çünkü Hafız Esed de oğlu gibi tam bir diktatördü. Birçok arkadaşım suçsuz yere hapse atıldı ve bir daha kendilerinden haber alamadık. İktidara geldikten sonra ülkeyi adeta bir polis ülkesine çeviren rejime karşı muhalif çalışmalara katkı veriyordum. Ben de bu ortamda hayatımdan endişe etmeye başladım. Hakkımda soruşturma açıldı ve aranıyordum. Suriye’yi terk etmekten başka seçeneğim kalmadı ve böylece 1980 yılında Almanya’ya kaçtım. Hayata yeniden başladım ve giderken siyasi birikimlerimi de beraberimde götürüp o noktadan devam ettim.

“Ülkemi terk etmek benim kaderimdi”

Polis ve gizli servis beni arıyordu. Şam’da yüksek okul okuyordum. Ailemden; polis ve gizli servisin arkadaşlarımı ve akrabalarımı benim hakkımda sorguya çektiğini yazan bir mektup geldi. Birçok Suriyeli genç ve entelektüel gibi ben de Suriye’yi terk etmek zorunda kaldım. Ailemin Suriye’yi terk edeceğimden haberi yoktu. Onlara Almanya’ya ulaşınca haber verdim. Kaçmak kolay olmadı ve ancak üçüncü denememde başarılı olabildim. İnsanın ülkesini istemeden terk etmesi çok kötü bir his ve zor bir süreçti ama kaderim buydu.

Almanya’da taksi şoförlüğü yaparak üniversiteyi bitirebildim”

Kendimle gurur duyuyorum çünkü üniversiteyi bitirmek için çalışarak öğrenimimi kendim finanse ettim. Yaz tatilinde geceleri taksi şoförlüğü yapıyordum. Bu tecrübeler bana insanın başarmak için savaşmak zorunda olduğunu, hiçbir şeyin insana hazır olarak sunulmadığını gösterdi. Bin kilometrelik bir yol ilk adımla başlar ve ben bu yola ilk adımı attım ve yürümeye devam ettim. Hiçbir zaman pişman olmadım ve Almanya’da da üniversite okuyabileceğimi ve yüksek mühendis olabileceğimi kendime ispat etmek istiyordum. Nitekim bu hedefime de ulaştım ve bundan dolayı mutluyum.

“Aktivist ruhum Almanya’da rahat durmadı, hemen Barış Komisyonu’na katıldım”

Almanya’da da bana uygun bir siyasi grup bulmak benim için çok önemliydi ve böylece o zamanlar henüz yeni olan Barış Hareketi’nde aktif olarak çalışmaya başladım. Recklinghausen kentindeki Barış Komisyonu’na katıldım. 5 Şubat’ta Almanya’ya ulaşmıştım ve 1 Mayıs’ta el ilanı dağıtıyordum. İlginç bir durumdu ama siyasete gönül vermiş biri olarak başka türlü yaşayamaz, geri planda duramazdım.

“Siyaset ruhumun bir parçası”

Üniversite döneminde öğrenci sözcüsüydüm. Birçok mitinge katıldım. Bir göçmen olarak Almanya’da herkesle aynı haklara sahip olmayı istiyordum ve haklarımı savunan bir partiye katılmak benim için önemliydi. O dönemde benim zihniyetime ve siyasi bakış açıma uyduğu için Yeşiller Partisi’ne katıldım. Siyaset ruhumun bir parçası ve bu siyaset tutkusu ancak ruhum öldüğünde biter, aksi takdirde sürekli içimde olacak.

“Göçmen haklarını savunduğu için Yeşiller Partisi’ne katıldım”

Yeşiller Partisi ile Barış hareketi sayesinde tanıştım ve böylece Yeşiller Partisi ile birlikte çalışmaya başladım. Beni çok çabuk kabul ederek bir kazanç olarak değerlendirdiler. Amacım göçmenlerin hakkını savunmaktı. Bir toplumda insanlar arasında birinci, ikinci veya üçüncü sınıf gibi ayrımların yapılmasına hep karşı çıktım. 1984 yılından 1995 yılına kadar Yeşiller Partisi’nde çalışmalarımı sürdürdüm. 1995 yılında ise Dusseldorf Eyalet Meclisi için milletvekili adayı olmaya karar verdim. Recklinghausen Parti Yönetimi de bana destek verdi ve milletvekili seçildim.

“Benim geçmişim insanların farklı din, dil ve ırklara rağmen barış içinde yaşayabileceğinin en iyi örneği”

Benim için herkesin eşit haklara sahip olması çok önemliydi. Yeşiller Partisi’nin göçmen ve sığınmacı komisyonu sözcüsü oldum. Göçmenlerle ilgili tüm sorunlar ve olaylarla ilgilenmek benim görevimdi. Bir insanın yabancılar dairesine gittiğinde veya göçmen olduğu için ve sadece başka bir ten rengine veya saç rengine sahip olduğu için dışlandığında kendisini nasıl hissettiğini çok iyi bilirim çünkü hepsini yaşadım. Bu görevi üstlenmek zorunda olduğumu düşündüm. Göçmenlerle Almanlar arasındaki uyumsuzluğu gidermek için çok çalıştım ve toplumun çoğunluğu ile göçmenler arasında köprü görevi görmek istedim. Benim geçmişim insanların farklı din, dil ve ırklara rağmen barış içinde yaşayabileceğinin en iyi örneği. Milletvekilliğim boyunca da göçmenlerin, azınlıkların ve Müslümanların hakları için çalıştım.

“İsrail Nazi metotları uyguluyor”

İkinci kez eyalet meclisine seçildikten sonra Yeşiller Partisi, özellikle 1998 yılında SPD (Sozialdemokratische Partei-Sosyal Demokrat Parti)’nin iktidara gelmesinden sonra maalesef Filistinlilerin haklarını savunmayı bıraktığını, İsrail’in Filistin’e karşı yaptığı eylemlere ses çıkarmadığını gördüm. İsrail’in 2002 yılında Cenin Kampı katliamından sonra ‘İsrail Nazi metotları uyguluyor’ konulu bir basın açıklaması yaptım. Yine o zamanlar bir gazeteye röportaj verdim ve dünya siyasetini siyonist bir lobinin yönettiğini söyledim ve örnek olarak Clinton-Lewinsky skandalını verdim. Bence bu olay da siyonist lobinin bir operasyonuydu. Bu basın açıklaması sonrasında hakkımda karalama kampanyası başlatıldı. Yeşiller Partisi’nin artık görüşlerime uymadığını fark ettiğimde ise liberallere katılmaya karar verdim ve o dönemde 2004 yılında vefat eden ve ölümüyle ilgili birçok soru işaretinin bulunduğu Jürgen Möllemann vasıtasıyla FDP (Freie Demokratische Partei- Hür Demokratlar Partisi)’ye katıldım.

Nasıl bir karalama kampanyasıydı bu?

Birkaç ay içerisinde benimle ilgili binlerce haber yapıldı. O kadar çok gündemdeydim ki ABD Başkanı Bush’un Almanya ziyareti haberleri bile benimle ilgili haberlerden sonra yayınlanıyordu. Çok büyük bir kampanyaydı ve amaçları siyasi hayatımı bitirmekti. Örneğin birisine ‘bu kamera güzel’ dediğimde ertesi gün gazetelerde ‘bu kamera güzel ama Yahudilerden alınmamalı’ dediğimi yazıyorlardı. Halbuki Yahudilere karşı hiçbir olumsuz düşüncem yok hatta birçok Yahudi arkadaşım var. Ben sadece Siyonizme ve bir halkın kendi yurdundan kovulmasına ve o bölgeye işgalcilerin yerleşmesine karşıyım. Beni en çok üzen ise birçok iş arkadaşımın göz göze iken bana sarılıp, toplum içinde bana saldırmasıydı. Hayatımda pozitif olan her şeyi negatife çevirmeye ve benim gibi barış hareketinde çalışmış ve 18 yıl boyunca Yeşiller Partisi’nde siyaset yapmış ve böylece sol siyasette faaliyet yürütmüş birisini birkaç hafta içinde aşırı sağcı ve antisemitik gibi göstermeye çalıştılar. Bu durum tabi ki de acı vericiydi.

FDP’den ihraç mı edildiniz?

Birisinin siyasi hayatını bitirmek istiyorsanız onu düşmanlarının olduğu köşeye itersiniz. Benim aşırı sağcılarla da antisemitizmle de hiçbir alakam yok ama maalesef bu imajı oluşturdular. Yeşiller Partisi’nden ve sonra da FDP’den kendi isteğimle ayrıldım çünkü benim yüzümden partinin ikiye bölünmesini istemiyordum. Daha sonra 2003 yılında da FAKT yani Barış, İş, Kültür ve Şeffaflık Partisi’ni kurdum. Kurulduktan sonra da çok hızlı bir şekilde büyümeye başladık. Ancak medyayı bir kere karşımıza almıştık. ‘Cemal Karslı İslamcı bir parti kurdu’ veya ‘Cemal Karslı antisemitik bir parti kurdu’ algısı yaratıldı, halbuki hepsi yalandı. İşimiz çok zordu ama siyaset böyle bir şey, iyi zamanlarınız olduğu kadar kötü zamanlar da yaşarsınız. Tabi ki hiçbir zaman pişman olmadım ve hayatımın bu şekilde devam edeceğini düşünüyorum.



“Çocuklarım benimle ilgili haberleri izleyip ağlıyordu”

Bu linç kampanyası süreci çok sancılı geçti ve çok zorluklar yaşadım, iftiralara maruz kaldım. Çocuklarım televizyonda benim hakkımda çıkan asılsız haberleri görünce ağlıyordu. Karım da ‘seni ne kadar kötü bir insan olarak göstermeye çalışıyorlar’ diyerek isyan ediyordu. Tabi ki o da biliyordu bütün bu iddiaların asılsız olduğunu. Maalesef birçok insan zamanla bu iddialara inanmaya başladı. Bu da medyanın gücünü gösteriyor. Her zaman ezilen insanların yanında oldum ve onların hakları için mücadele verdim. Çok zorluk çekiyordum ama medya çok güçlü ve benim de yapabileceğim bir şey yoktu. Ailem bu süreçte bana çok destek oldu. Onların desteği olmasaydı ve durumumu anlayışla karşılamasalardı ailem çoktan dağılırdı.

“Bu linç kampanyası beni ekmeğimden etti”

Kredi taleplerim bile reddediliyordu. Bu linç kampanyası beni ekmeğimden etti. Belki de bu benim kaderimdi ve bu süreci yaşamak zorundaydım. Belki de ileride daha farklı zorluklar çıkacak karşıma. Bunu bilemem. Ben yolumdan dönmeyeceğim, inandığım ve doğru bildiğim değerler için mücadele vermeye devam edeceğim.

“Siyasetçiler ile sineklerin ortak noktası, ikisini de gazete ile öldürebilmenizdir”

Her zaman söylediğim bir söz vardır: Siyasetçiler ile sineklerin ortak noktası, ikisini de gazete ile öldürebilmenizdir. Bu yüzden eğer medya birisini bitirmek isterse bunu yapar, yaptı da. Maalesef bazı insanlar bu gibi linç kampanyalarının kurbanı oluyorlar. Ben kendimi bir kurban olarak görmüyorum ancak böyle durumlara sıkça şahit oluyoruz. Örneğin siyasetçi arkadaşım Jürgen Möllermann da böyle bir linç kampanyasının kurbanı oldu. Hangi şekilde olursa olsun, sonunda ‘söz öldürür’ deyiminde olduğu gibi onu da öldürdüler.

Nasıl yani? Jürgen Möllermann’ın öldürüldüğünü mü düşünüyorsunuz?

Jürgen Möllemann aklıma geldiğinde çok üzülüyorum. Bahsettiğim gibi onun siyasi hayatını bitirdiler ve gittikçe daha da küçülttüler. Buna daha fazla dayanamıyordu. Hobisi paraşütle atlamaktı ancak en son atladığında paraşütü açılmadı daha sonra çantasında paraşütünün olmadığını öğrendik. Yere düştü ve hayatını kaybetti. Bu bir kaza mıydı intihar mıydı yoksa cinayet miydi bunu bilemeyiz. Ancak intihar etse dahi onu bu duruma iten kimdi? Bu olay toplumun onun üzerine acımasızca gitmesinin bir sonucudur.

Yahudi Yüksek Meclisi’ne karşı dava açtınız. Neden?

Hakkımdaki karalama kampanyasına bir son vermek ve iddiaların asılsız olduğunu kanıtlamak istedim. Bu yüzden Yahudi Yüksek Meclisi’ne dava açtım. Üç ay boyunca beni savunacak bir avukat aradım ve ancak bu sürenin sonunda bulabildim. Birçok avukat bu davayı üstlenmekten korktu çünkü kaybedilmesi durumunda bu dava kariyerlerini bitirebilirdi. Tabi ben başından beri bu davayı kazanamayacağımı biliyordum çünkü beni adil yargılayacak bir hakimin karşıma çıkmayacağını tahmin edebiliyordum. Benim asıl amacım doğru bildiğim bu yolu izlemekti.


Milletvekili olduğunuz dönemde birçok ilke imza attınız. Mecliste Cuma namazı kıldırdınız. Nasıl oldu bu?

Katolik kiliseden ve evangelist kiliseden dua için sürekli davet alırdık. Biz de parlamentoda Müslümanların Alman toplumundaki rolü ile ilgili bir sempozyum yapmıştık. Sempozyum Cuma günüydü ve cuma günleri Müslümanlar cuma namazı kılmak zorundadır dedim ve çalışmalara başladım. Birçok genç namaz kılmamız için bize halı getirdi ve bunları müsait yerlere yerleştirdik, bir imam çağırdık ve tam anlamıyla bir Cuma namazı kılabildik. Hatta Cuma hutbesi bile okundu. Bunu başarabildiğim için gurur duyuyorum çünkü bu olay Müslümanların Alman toplumunun bir parçası olduğunu göstermesi açısından önemliydi.


FAKT’a yani kendi kurduğunuz partiye geri dönelim. Almanya ilk defa bir göçmenin kendi partisini kurmasına şahit oldu. Hem de Müslüman bir göçmenin. Bu olay toplumda nasıl tezahür etti?

Hür Demokratlar Partisi’nden ayrıldıktan sonra kendi partimi kurmaya karar verdim. Uzun bir süre de parti için isim aradım ve sonunda aynı zamanda partinin programını ifade eden FAKT yani Barış, İş, Kültür ve Şeffaflık partisi adını verdim. Birkaç ay içerisinde 400’den fazla üyemiz oldu. Dokuz ilçede temsilciliklerimiz vardı. Onuncu ilçe temsilciliğimizi büyük bir kutlamayla kurmak istiyorduk ancak bunu yapamadık çünkü medya benim antisemitik olduğum iddialarını ortaya attığı için gerçekten anti-semitik insanlar partimize üye oldu ve bu insanları partiden temizlemek çok zamanımızı aldı.

“Almanya Müslüman bir göçmenin parti kurmasına hazır değildi”

Çok sayıda Alman partimize katıldı, üyelerin yüzde 40’ından fazlası Almandı. Kalanı ise farklı ülkelerden gelen göçmenlerdi. Bir göçmenin Almanya’ya gelip 2003 yılında ilk kez bir parti kurmasından da gururla bahsediyorum. Ancak o zamanki Alman toplumu da göçmenler de buna hazır değildi. Sonuçta her partinin finansal desteğe ihtiyacı var ama maalesef bizde bu imkan yoktu. Partiyi kapatmaktan başka çaremiz kalmadı. Günümüzde ise öyle bir partinin o dönemden daha fazla şansı olabileceğini düşünüyorum. Partiyi ekonomik sebeplerden dolayı kapattık ve çok güçlü rakiplerimiz vardı. Hem Yahudi Yüksek Meclisi hem de medya bize karşıydı.

En parlak döneminizde Almanya’daki siyaset hayatınızın sonunu getiren “İsrail Nazi metotları uyguluyor” söyleminiz nedeniyle hiç pişman oldunuz mu?

Bu demeci verdiğim için asla pişman olmadım. O zaman yaptığım şey doğruydu ve arkasındayım. Bazı durumlarda bir kurbana ihtiyaç olur ve belki ben de bir kurbandım. Aynı şekilde Jürgen Möllemann gibi birçok kurban bulunmakta. O zamanlarda yaptıklarımdan dolayı asla pişman değilim.


“Recep Tayyip Erdoğan için seve seve mücadele ettim. Bugün olsa yine yaparım”

1998 yılında, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde kendisi ile bir araya geldik. Bir şair tarafından yüz yıl önce yazılan bir şiiri okuduğu için hapse mahkum edilmişti.Tabi ki bir insanın bir şiirden dolayı hapse mahkum edilmesini asla kabul edemezdim. O dönemde kendisine destek vermek için birçok insan hakları organizasyonuyla birlikte Almanya’dan İstanbul’a ziyaretler düzenledik. Bu ziyaretlere katılan tek siyasetçi bendim. MÜSİAD ile de görüştük. Aynı zamanda o dönemde baş örtüsü nedeniyle üniversiteye giremeyen hanımlarla da görüşerek onlara da destek verdik. Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde basın açıklaması yaptım ve onun ifade özgürlüğünü savundum. Her politikacının bu şekilde birbirine destek olması gerektiğini düşünüyorum. Kendisi için seve seve mücadele ettim ve bugün olsa yine yaparım.

 

Ailenizden bahsedelim. Eşiniz İtalyan ve iki çocuğunuz var. Evde hangi dil konuşuluyor?


Evde dört kişiyiz. Eşim İtalyan, ben Suriye’den geliyorum ancak Türk asıllıyım. Almanya’da yaşıyoruz. Eşim Katolik Hristiyan bense Müslümanım. Bir masada çocuklarımız Sofia ve Sami ile birlikte dört kişi oturuyoruz, evde üç dil konuşuluyor. Çocuklarımla Arapça, eşimle Almanca konuşuyorum. Eşim ise çocuklarla İtalyanca konuşuyor. Böylesine renkli bir hayatın güzelliklerini de insanlara göstermeye çalışıyoruz ve diğer insanların da bizi örnek alıp barış içinde yaşamalarını umuyoruz. Hepimiz bu dünyanın çocuklarıyız ve dar kapsamlı değil de evrensel düşünüp evrensel yaşamalı ve insanlığı ön planda tutmalı diye düşünüyorum. Kendi yaptığımız ve bizi sınırlayan engelleri aşmamız gerekiyor.

Suriyeli bir siyasetçi olarak Suriye’deki gelişmeleri nasıl okuyorsunuz? Suriye’de neler yaşanıyor?

Suriye’de yaşanılan durum İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük felakettir. Esed en az Hitler kadar acımasız bir diktatör. Yabancı ülke askerlerine kapısını açarak vatanını işgal ettiren bir vatan haini. Kendi halkına bu kadar zulmeden ve insanları katleden bir lider dünyada çok azdır. Şu an Suriye’deyiz ve sivil insanların nasıl öldürüldüğüne ve evlerinin nasıl bombalandığına şahit oluyoruz ve Dünya tüm bu olup bitenleri sadece izlemekle yetiniyor ve hiçbir tepki vermiyor.

“Asıl hedef Türkiye”

Suriyeli muhalifler kısıtlı imkanlara rağmen çok fazla cephede savaş veriyor, rejime karşı DAEŞ’e karşı, PYD’ye karşı. Önce Esed’in durdurulması ardından da aşırı sağcı ve aşırı İslamcı grupların ülkeden kovulması gerekli. Ardından da dini, dili ve ırkı ne olursa olsun her insanın eşit haklara sahip olduğu demokratik bir Suriye’nin kurulması gerektiğine inanıyorum. Ve benim en büyük korkum asıl hedefin Türkiye olması. İşte o zaman dünya mazlumları için felaket olur.

NOT: Bu söyleşiden hemen sonra ortaya çıkan çatışma ortamından bizi kurtararak sağ salim Türkiye’ye dönmemizi sağlayan başta Bülent Yıldırım olmak üzere tüm İHH ekibine bu vesileyle bir kez daha teşekkür ederiz.

Comments,Baxışınız
oguz gif telegram
Play All Replay Playlist Replay Track Shuffle Playlist Hide picture